Batık Uygarlıklar

Atlantis Uygarlığı

Rate this post

 

Platon’un Timaeusve Critias adlı dialogları Atlantis’in mevcudiyetinden kesin olarak bahsedilen tek yazılı kayıtlardır. Dialoglar Sokrates, Hermo Crates, Timaeus ve Critias arasinda geçen konuşmalar seklindedir. Timaeus ve Critias, Sokrates’in ideal toplumlar hakkında yapmış olduğu bir konuşmaya “hayal ürünü olmayan gerçek bir hikaye” ile katılmaya karar verirler.

Hikâye Platon’un 9000 yıl öncesinde antik Atina ve Atlantis arasındaki savaş hakkındadır. Uzak geçmişe ait bilgiler Platon’un Atina’da yasadığı zamana kadar unutulmuş, Atlantis’in hikayesi Solon’a Mısır’lı rahipler tarafından aktarılmıştır. Solon hikayeyi Dropes’e yani Ciritias’in büyük büyük babasına aktarmıştır. Critias hikâyeyi kendisiyle ayni ismi taşıyan büyük babasından öğrenmiştir. Bu hikaye Atlantis uygarlığının bir hayal ürünü olmayıp gerçek olduğunun bir kanıtıdır.

Atlantis Uygarlığı; çamur ve yosun tabakasıyla geçit vermez olusuydu. Bu durum başka tarihçiler tarafından da anlatılır. Rusya’da St. Petesburg Müzesi’nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüste ise, Ikinci Hanedan Firavunlarından Sent’in, onlara bilgeliği getiren atalarının, anavatanlarını araştırmak üzere bir araştırma grubunu Atlantik Okyanusu’na gönderdiği yazılıdır.

Arkeolojik açıdan bu konuya ilişkin önemli bulgular ise, Eski Truva’da Dr. Schliemann tarafından bulunan ve ithaf yazısında “Atlantis Kralı Kronos”dan yazılı “Baykuşlu Vazo” ve yine üzerinde ayni yazı bulunan “Kus Sfenksi”dir. Kanıt olarak; çözülmüş Naacal Tabletleri’ndeki anlatımlar, Mısır Uygarlığı’nın hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazıtları, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir.

Jeolojik kanıtlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu’nun dibi ya da yatağının biçimidir. Buradaki veriler “bölgesel çökmeye” işaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis’in haritası da çıkarılmıştır. Jeolojik olarak da kabul edilen diğer kanıtlar ise söyle sıralanabilir: Amazon Denizi’nin yok olusu, Missisippi Vadisi’nin kuruması, St. Lawrence Vadisi’nin kuruması, Florida’nın ortaya çıkısı, Kuzey Amerika Atlantik kıyı hattının genel olarak genişlemesi.

Bunların hepsi de büyük bir kütlenin denize batması ve batma nedeniyle deniz dibinde olusan büyük çukura çevre suların dolmasını kanıtlar niteliktedir. Ayrıca jeologlar, Brest ile A.B.D.’nin kuzeyi arasındaki alanda 15 bin yıl öncesine ait açık havada katılaşmış olan lav parçaları keşfetmişlerdir.

Atlantis’in, efsane mi, gerçek mi olduğu, Rönesans döneminde de kafaları en çok meşgul eden sorulardan biri durumundaydı. Özellikle 17. ve 18 yy’da bu tartışmalar oldukça yoğunluk kazanmıştı.Atlantis, Dünya Edebiyatı’nın devleri tarafından da tartışılmıştı. Bu tartışmaların sonucunda onun varlığına tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuşlardı.

Atlantis vardı ve battı? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; “ego”… Bugünkü biz Dünya çocuklarına ne kadar da yakin gelen bir sözcük değil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadık yollara, asklara, yaşamlara ve hırslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemediğimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego…

Peki Atlantislileri bu ego’nun en uçlarına sürükleyen ve onları yokoluşa götüren nedenler nelerdi?
Aslında bu nedenler bugün yasadıklarımızdan hiç de farklı değildi? İnsanları, geçmişte toplu yokoluşlara götüren hatalar günümüzde hala tüm hızıyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yanıtı tabii ki “Hayır”… Simdi, bu “Hayır”ı gerçekleştirmek için Atlantis’in tarihine bir göz atalım.

(Asagidaki bilgiler Eflatun’un “Kritias”, Akasa Yayınları’nın “Galaktik İnsan”, Ruh ve Madde Yayınları’nın “Kahin” isimli kitabında Edgar Cayce’nin, 1000’e yakin kişiye yaptığı -önceki yaşamlara döndürme seansları- sırasındaki Atlantis dönemine ilişkin okumalarından elde edilmiştir).

Dünya’nın unutulmuş tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hâkimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi ırkın kurmuş olduğu uygarlıklardaydı. Bu ırklar bugünkü Dünya insanlarıyla kıyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanları vardı, kendileri dışındaki fiziksel varlıklara yasam hakki tanımıyorlardı. Bu nedenle, 900 bin yil kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dediğimiz varlıkların ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spritüel Hiyerarşisi’nin de desteği ile Dünya’dan yok edildiler.

Ve bu yokedilişten bir süre sonra Dünya’da insan ırkı var olmaya başladı. Dünya insanları ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kıtası (MU) denilen yerde kurdular. İnsanin bes ırkının bu kıtada yaratıldığı ve sonraları Dünya’ya yayıldıkları söylenir. İlk koloninin kuruculari olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lyra/Srius uygarlığı oluşturdular. Sonraki 850.000 yıl boyunca Lemuryalılar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya’ya yayılmaya başladılar.

Bu yavru imparatorlukların en önemlisi, Atlantik Okyanusu’nun ortasında bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis’in batisinda Kuzey ve Orta Amerika, doğusunda ise Avrupa ve Kuzeybatı Afrika yer alıyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya’nin birleşik yüz ölçümlerine eşitti. Poseidon, Atlantis’in kurucusuydu. Atlantisliler, babaları olduğunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapınak yapmışlardı. Her beş ve her altı yılda bir insanlar burada toplanır ve boğalar kurban ederek tapınağın sütunlarına işlenmiş kutsal yazılara riayet için yemin ederlerdi.

Atlantisliler topraktan gelmiş insanlardan, Euenor’un kızı Kleito’yu anneleri olarak kabul ederlerdi. İnsanları; kültüre, bilime, sanata oldukça düşkündüler. Kibar insanlardı. Atlantis’de çoğunluk kızıl ırktaydı. Yönetim şekli ise, sosyalist eğilimli bir monarşiydi. Toplumda din adamlarının sayısı hayli fazlaydı. Din adamları, o devrin en bilgili kadın ve erkekleriydiler. Hekimlik, vicdani ahlaki değerlerin danışmanı olarak görev yapıyorlardı. Atlantis varolduğu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrılmıştı.

“Galaktik İnsan” Kitabı’nda Atlantis’in yükselişini ve düşüşünü incelerken şöyle bir anlatıma yer veriliyor; “Atlantis’in tarihinin üç imparatorluğa ayrıldığını görürüz. Ilk tarihi dilime “Eski İmparatorluk “denir (M.Ö 400.000 yildan 25.000 yila kadar uzanir) Eski İmparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya’nın yıkımını planladı. İkinci tarihi dilime, “Orta İmparatorluk” denir (M. Ö 25.000 yıldan 15.000 yıla kadar uzanır) ve o, Dünya Gezegeni’nin ilk gerçek hiyerarşik yönetimine sahne olmuştur. Son tarihi devreye ise “Yeni İmparatorluk” denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yılını kapsayan nihai çatışma ve yıkımın öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yıldan 5000 yıla dek uzanır).

“Santesson kitabında ise Atlantis’deki yasam, Eflatun’un yazdıklarından yola çıkarak Atlantis söyle tasvir edilir; “Atlas soyundan gelenler, Atlantis’e hakim olmayı sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrıntılar bakımından ayrılıyorlardı. Atlantis krallarının her biri kendi ülkesinde hükümdardı, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi’nde dikili, Orisalk’tan yapılmış bir sütuna, ilk on kral tarafından kazılmış bir işarete itaat ederlerdi.

Atlant krallarının ilk yasası, birbirlerine karşı silah kullanmamak, hücuma uğramaları halinde birbirlerine yardim etmekti. Atlantis’in doğal kaynakları sanki sinirsizdi. Kıymetli madenler çıkarılıyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damıtılıyordu. Köprü ve kanal ağı, ülkenin çeşitli bölgelerini birleştiriyordu. Kıtanın altında bulunan tas ocaklarından çıkarılan beyaz, siyah ve kırmızı taslar, evlerin ve sair yapıların yapımında kullanılıyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapıyorlar, bu dış duvarları bakırla kaplarken, şehri tahkim eden iç duvarları orsalk, orta duvarları ise kalayla kaplıyorlardı. Merkezi adada kurulu şehirde saraylar, mabetler ve halka ait diğer binalar kurulmustu. Merkezde altın bir duvarla kuşatılmış bir mabet bulunuyordu. Bu mabed, Kleyto ile Poseydon’a adanmıştı.

Bahçe ve koruluklarda sıcak su kaynakları akıyordu. Çeşitli tanrılara adanmış birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardı. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya’nın her yerine gidiyordu. Bölge halkının nüfusu o kadar yoğundu ki her yerde sesleri işitiliyordu. Merkezi şehrin etrafında, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayı ünlü dağların koruduğu çok geniş bir ova uzanıyordu.

Ovada senede iki kez hasat yapılıyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri’ne en kudretli ve şanlı oldukları bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan saptı. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis kralları, tüm Dünya’yı zapt etmek azmindeydiler.” Bundan sonraki bölüm, “Kritias”in orijinalinde söyle devam ediyor; “Zeus, İşte o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklını başına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren’in ortasında kurulu ve oradan durmadan degisen her seyi gören en kutsal evinde bir araya topladi; onlara dedi ki…” Eflatun’un “Kritias”ı burada sona eriyor. Sonrasi malum…
Atlantis’i tufanlara ugratanlar

Atlantis batisindan önce üç kez tufana ugramistir.

Edgar Cayce’nin okumalarına göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yıl kadar önce gerçekleşmiştir. Bu tufanların nedenlerini incelediğimiz de günümüzle ne kadar da özdeş olduklarını tüm gerçekliğiyle görüyoruz. Ilk tufanın nedenine baktığımızda günümüzde de sıklıkla kullanılmakta olan kimyasal maddeleri ve silahları görüyoruz. Bu maddelerin ilk kez yoğun olarak kullanılmasının öyküsü ise söyle; M.Ö. 50200 yılında etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun oluşturmaya başlayınca Dünya’nın beş ulusundan gelen, beş ırkın temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karşı kullanmak için karar birliğine vardılar. Bu kararların sonucunda hayvanların yasadıkları mağaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi. Bilinçsizce kullanılan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayıcılar doğanın dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çağına girilmesine ve Atlantis’in ilk tufanını yaşamasına yol açtı.

Atlantis de uzun yıllar boyunca toplumsal olarak da karışıklıklar yasandı. Toplum yönetiminde hakim olan ve Işığı temsil eden Bir’in Oğulları; bir tanrı, bir din, bir es kurallarını toplumda yerleştirmeye çalışırlarken, Karanlığı temsil eden, Belial Oğulları’nın, bu kurallar hiç islerine gelmiyordu. Onlar toplumsal normları hiçe sayıyor, insan hakları konusunda ise kayıtsız kalıyorlardı. Maddesel, safahata eğilimli, şiddete dayalı bir hayat biçimi ve anlayışları vardı. Toplum hayatında bu iki grubun anlaşmazlığı gittikçe artıyor, bu da iç savaşlara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Belial Oğulları’nın bedene bağlı, materyalist yasam biçimleri bazı Bir’in oğullarına da cazip geliyor ve onların tarafına geçmelerine neden oluyordu.

GÜÇ YANLIŞ AMAÇLARLA KULLANILDI

Atlantis’teki ikinci tufan ise M.Ö. 28.000’e dogru gerçekleşti. Bu tufanın öyküsü ise söyle anlatılır; Atlantisliler ilk tufanın sokunu atlattıktan sonra hızlı bir toparlanış dönemi geçirdiler. Atlantis’in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alanında önemli buluşlar yaptılar ve büyük gelişmeler gösterdiler. Uranyumdan elde edilen atom enerjisini taşımacılıkta kullanılıyordu. Laser gibi her türlü ışıklı sualar keşfetmişlerdi.
Ölüm suası da bu gruba dâhildi. Sıvı hava, sıkıştırılmış hava, kaucuk ve bugün henüz bilinmeyen bakır, aliminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alaşımlar kullanılıyordu. Asansör, telefon, radyo, Tv yaygındı.

En önemli bilimsel başarıları ise güneş enerjisine hâkim olmalarıydı. Bu gücü denetim altında tutan merkeze, Tuaoil Taşı veya Ates Taşı adını veriyorlardı. Bu dönemde insan bedeni, kristallerden çıkan suaların hafifletilmiş bir uygulaması ile gençleştirilebiliyordu.

Bununla beraber Ateş Taşı yıkıcı amaçlarla işkence ve ağır cezaların yerine getirilmesinde de kullanılıyordu. Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulaştığı bir zamanda yapılan bir hata, suanin elektrik güçleriyle birleşerek toprağın bağrında birçok yangının çıkmasına yol açtı ve volkanik patlamalar meydana geldi. Güç kaynaklarının bilinçsiz ve kötü kullanımı bu medeniyetin sonunu getirmiş oldu.

GENLERLE OYNADILAR

Atlantislilerin hatalarından birisi de “gen”lerle oynamaları olmuştur. Belial Oğulları’nın etkisi altındaki, Atlantislilerin yaptıkları, bugünün dünya insanlarını genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış durumda da bırakmıştır. Nedir bu genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış olmak?

Yapılan işlem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalıştıkları yöntemlere çok benzer. Sadece Atlantisliler bu işlemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemişler, insanlar üzerinde de denemeler yapmışlar daha da ileri giderek insan ve hayvan karışımı yaratıklar meydana getirmişlerdi. Atlantisliler bu yaratıkları köle olarak en ağır islerde kullanıyorlardı.

İnsanların önceleri daha büyük olan kafa yapısını küçültenlerde yine Atlantisliler oldu. Atlantislilerin hırsı sınır tanımıyordu. Yaptıklarıyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmalli olan DNA yapısını, 2 sarmala indirdiler. Öfke, korkular, şiddet eğilimi, telepati yeteneğimizin azalması gibi olumsuz durumlar insan ırkından bu sarmalların çalınması sonucu oluştu.

KENDİLERİNİ TANRIYA EŞ KOŞTULAR VE ACIMASIZLAŞTILAR

Atlantislilerin zamanla, yaptıkları yaratım ve genlerle oynama çalışmalarını öylesine abartılar ve Dünya’ya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanri, Yaradan, Ogan, Kutsal Beyaz Işık gibi birçok isimle anılan “Büyük Yaratıcı Güç”le eş görmeye başladılar. Çünkü onlar “yaratmanın” sırrına erdiklerini düşünüyorlar ve “Büyük Yaratıcı Güce” ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlardı.
Dünya’daki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onları Ana imparatorluk “Lemurya”yı yok etme düşüncesine de götürdü. Çünkü Lemurya’da tıpkı, Atlantis gibi egosunu ön plana almış, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydı ve Atlantis’in Dünya’ya hakim olma yönündeki amacına engel teşkil ediyordu.

YERKÜRE’NİN DENGESİNİ BOZDULAR

Bu dönemde Atlantislilerin Dünya’ya hakim olma istekleri ve kendilerini “Yüce Yaratıcı”yla eş koşma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi. Yaratıcı güce sırtlarını döndüler. Tapınaklarda insanlar kurban edilmeye başlandı. Doğa güçlerini kötüye kullanıyorlardı. Güneş prizmalarının işkence ve ceza amaçlı kullanımı öylesine artmıştı ki halk bunlara “Korkunç Kristaller” adini vermişti. İnsani değerlere hiç saygı kalmamıştı. Askeri üstünlük için, yerküreyi onların değimiyle, “Leydi Gaia”yı dengelemek amacıyla kullanılan Maldık ayini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar.

Bu kullanim Dünya’ya isyanları ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve işkence dönemi başladı. “Yü” gibi, Lemurya’nın yavru imparatorlukları Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar’a oradandan yerin altına sığınarak bugün Agarta veya Şambala denilen 5. boyutsal bir uygarlık kurdular. Bir’in Oğulları insanları uyarıyor, doğruya çekmeye var güçleriyle uğraşıyorlardı. Ama Belial Oğulları’nın insanlara, zaaflarına yönelik sundukları olanaklar her geçen gün Atlantisli insanların Karanlığın temsilcileri Belial Oğullarının tarafına daha fazla yönelmesine neden oluyordu.

Belial Oğulları ve Bir’in Oğulları arasındaki savaşlar öyle bir duruma geldi ki kristal tapınaklara saldırılar sonucu Dünya’nın iklimini dengede tutan gök kubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi. İste bu çatlamalar Atlantis’in sonunu hazırladı. Dev ada büyük bir tufanla karşı karşıya kaldı. Depremler, sağanak yağışlar volkanik patlamalar sonucu Atlantis’in batisi gerçekleşti. Atlantis’in ilk olarak 11.500 yil önce bir dip yükseltisi oluşturarak battığı, daha sonra bu günkü seviyesine indiği söylenir. Bermuda Şeytan Üçgeni’nin de Atlantis’in batması sonucu oluşan boyutlar arası bir geçiş kapısı olduğu söylenir.

RUHSAL DÜŞÜŞE NEDEN OLDULAR

Eflatun, Kritias’I Zeus dedi ki;… diye bitirmişti… Onun Zeus olarak nitelendirdiği, bizim Allah dediğimiz o “Yüce Yaratıcı Güç” belli ki tufan emri vermişti. Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde Atlantis’in sulara gömülüşü “insanin düşüşü olarak” ele alınır. Çünkü Atlantisliler yaptıkları hatalar nedeniyle insan ırkının spritüel yani ruhsal olarak düşmesine neden olmuşlardır.

Atlantis kristalleri
Tüm Atlantis gizemleri içinde, hiçbiri kristaller kadar ilginç degildir. Bunlar ruhani ve siyasi gücün mistik simgeleri miydiler? Yoksa bilinmeyen teknolojilerin ve pşişik tesirlerin yüklendiği mineral aküler miydiler? Bunlar hâlâ okyanusun bilinmeyen derinliklerinde o batik kıtanın yıkıntıları arasında mi bulunmaktalar? Ya da afetten kurtulanlar tarafından yeni kıtalara mı taşındılar?
Bu soruların yanıtlarının bazıları, 20. yüzyılın en ünlü psişiği Edgar Cayce’nin sözlerinde bulabilir. Edgar Cayce trans hâlindeyken, zihni yoğun bir biçimde değişime uğrayıp ruhu farklı boyutlara süzülebildiğinden ötürü “Uyuyan Kâhin” olarak anılır. Onun kendi adlandırmasıyla, bu “yasam okumaları” esnasında Cayce, Atlantis tarihini yeniden hatırlamıştır.

Cayce 1920’li yılların sonundan 1945’deki ölümüne kadar, batık şehrin bütün detayları ile birlikte dünyasal ve ruhsal amaçlar için kullanıldıkları kabul edilen kristallerden defalarca bahsetmiştir. Ona göre “Büyük Kristal”in kötüye kullanılması, onların kendi kendilerini yok edişine neden olmuştur.

Cayce’nin anlattığına göre felâketten geriye kalan insanlar kristal teknolojisi ile diğer kıtalara kaçarak sonraki uygarlıkların temellerini atmışlardır.

Atlantis ile ilgili olarak antik döneme ait en eski bilgi, klâsik dönem filozofu Eflâtun’un 2350 sene önce yazdığı bir çift diyalogdan ibarettir. Sasaali ve parlak Bronz Çağı uygarlığından bahsederken Eflâtun, ne TIMAEUS ne de KRITIAS adli eserinde kristallerde, ya da Atlantislilerin kristal esası üzerine kurulmuş teknolojilerinden bahsetmemiştir. Bununla birlikte Eflâtun, aslen özellikle Atlantis kültürünün asker” ve etik yönleri ile ilgilenmiş olduğundan, tasvirleri; Cayce’nin “yaşam okumaları” ile çelişmez.

Cayce ise esas olarak Atlantis’te teknolojik ve başkalaşımla ilgili elemanlar olarak kristal kullanımının ve bunun suiistimal edilmesinin neden olduğu açmazdan bahsetmiştir. Her ikisi de Atlantis’in yıkımına kendi bireylerinin neden olduğunu ifade etmiş olup, yozlaşma öncesi Atlantislerin erdemli ve olağanüstü yetenekler bahşedilmiş insanlar olarak eşi benzeri görülmemiş bir uygarlık seviyesine ulaştıkları konusunda hemfikirdirler. Eflâtun’un anlatımı, tam Atlantis’in çöküşünü belirtirken bilinmeyen nedenlerden ötürü kesilir.

Filozofun durakladığı noktadan Cayce devam ederek; ulusal açgözlülükleri yüzünden kozmik kuvvetlerle oynamanın getirdiği felâketi anlatarak devam eder. Onun açıklamasına göre: “Atlantis’te dünyanın içsel tesirleri ile bağlantı kurmak amacı ile kazılmış çukurlara yerleştirilmiş kristaller mevcuttu. Bu kristallere güneş ışığının düşürülmesi ile meydana getirilen güçlü ışınsal etki, yıkıcı bir niteliğe sahipti.” Ve daha sonra “…Tasin (Tuaoi) küreler üzerindeki ilkesi… bunlar yıkıcı güçleri meydana getirmiştir.”

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

En Son Yayınlananlar

To Top
Loading...